Milli Saraylar ve Kasırlar

 Milli Saraylar ve Kasırlar
Milli Saraylar ve Kasırlar

MİLLİ SARAYLAR

İmparatorluğun yönetim merkezi ve padişahın konut, konaklama, konuklarını ağırlama yeri olarak inşa edilen ve İstanbul’un tarihsel dokusu içinde yerlerini alan saray, köşk ve kasırlar; dönemin kültür, sanat ve saray yaşamındaki batılılaşmaya yönelik değişiklikleri yansıtan son örnekleri oluşturmaktadır. Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan 431 sayılı Yasa ile Halifelik kaldırılmış, padişahın sarayları ve her türlü emlaki ile mefruşatı bu Yasa’nın 8, 9, 10. maddeleri ile millete devredilmiştir. 18 Ocak 1925 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayları, Milli Saraylar adı altında korunmak üzere, kurulacak Milli Saraylar Müdürlüğü yönetimine bırakılmıştır. Aynı yıl içinde Yıldız-Şale, Aynalıkavak ve Küçüksu Kasrı, 1930’da Yalova Atatürk Köşkleri, 1966’da Ihlamur Kasrı, 1981’de Maslak Kasırları bu Müdürlüğe bağlanmıştır. 2919 sayılı TBMM Genel Sekreterliği Teşkilat Yasası ile Daire Başkanlığı konumuna getirilen Milli Saraylar Daire Başkanlığına 1988 yılında Florya Atatürk Deniz Köşkü, 1991 yılında Filizi Köşk, 1994 yılında da Yıldız Porselen ve Hereke İpekli Dokuma Halı Fabrikaları bağlanmıştır. Günümüzde tüm bu saray, köşk ve kasırlar; birer müze-saray olarak ziyarete açık tutulmakta, çevrelerinin özenle düzenlenmesiyle hem kültür ve tanıtım hizmetlerine hem de yerli-yabancı ziyaretçilere yönelik etkinliklere ve tarihsel ortamlarda dinlenme alanlarına kavuşturulmuş bulunmaktadır.

MİLLİ SARAYLAR RESTORASYON ÇALIŞMALARI

AHŞAP-TORNA
Ahşap-Torna Atölyesi, gerekli restorasyondan geçmiş tarihî mobilyaların (koltuk, kanepe, masa, dolap, sandalye, konsol vb.) eksik veya bozulmuş parçalarının, orijinal şekil ve desenin dışına çıkmadan, torna işlemiyle yeniden üretimini yapmaktadır.

CİLT
Cilt Restorasyon Atölyesi, Milli Saraylar Koleksiyonu’nda bulunan kitap, belge, hat vb. deri ve kağıt içerikli eserlerin restorasyonunu yapmaktadır.

ÇİLİNGİR
Çilingir Atölyesi’nin öncelikli görevi, tarihî kilit, kol ve tokmaklarının bakım, onarım ve orijinaline uygun imalâtını yapmaktır.

   

ÇİNİ SOBA
Çini Soba Atölyesi, koleksiyonumuzda yer alan çini ve seramik sobaların onarımı yapmak ve bu çalışmaların atölye içi (belgeleme, rapor, atölye kayıt defteri) kaydını tutmakla görevlidir.

METAL RESTORASYON
Metal Restorasyon ve Konservasyon Atölyesi, Milli Saraylar Koleksiyonu’nda bulunan heykel, sehpa, madalya, silah, yemek aletleri vb. metal içerikli eserlerin restorasyon uygulamasını yapmaktadır.

PORSELEN-CAM RESTORASYON
Porselen-Cam Restorasyon ve Konservasyon Atölyesi, Milli Saraylar Koleksiyonu’nda bulunan seramik, cam, porselen, mermer, fildişi ve dekoratif taş içerikli eserlerin restorasyonunun yapıldığı atölyedir.

SAAT RESTORASYON
Saat Restorasyon Atölyesi, tarihî saatlerin bakım ve onarımı ile eksik parçalarının orijinaline uygun imalâtını yapmak, saatlerin periyodik kontrollerini yaparak çalışır durumda olmasını sağlamak ve yapılan uygulamaların atölye içi (belgeleme, rapor, atölye kayıt defteri) kaydını tutmakla görevlidir.

TEKSTİL RESTORASYON
Tekstil Restorasyon ve Konservasyon Atölyesi, halı dışındaki kıyafet, paravan, mobilya döşeme kumaşları, perde, stor, levha, seccade, yatak örtüsü gibi tekstil malzemelerin restorasyon ve konservasyon uygulamasını yapmak; sergi amaçlı kurum dışına çıkacak (yurtiçi ve yurtdışı) ve kuruma girecek eserlerin konservasyon durumlarının tespit etmek, yapılan restorasyonların atölye içi (belgeleme, rapor, atölye kayıt defteri) kaydını tutmakla görevlidir.

CAM
Milli Saraylar Daire Başkanlığına bağlı saray, köşk, kasır ve fabrikaların, müştemilat binaları ile yeni binaların cam, ayna ve çerçeve işlerini amacına uygun olarak yürütmektedir.

DEMİR ATÖLYESİ
Milli Saraylar’a bağlı binaların demir konstrüksiyon işlerinin yapılması, yeni imalat ve eskiye uygun olarak tamir ve tadilat çalışmaları yapılmaktadır.

KALEMİŞİ VE ALTIN VARAK
Milli Saraylar’a bağlı saray, köşk ve kasırların duvar ve tavanlarında, iç dekorasyonu zenginleştiren kalemişi ve altın varak süslemeler ile altın varaklı taşınabilir objelerin bozulan kalemişi ve varak restorasyon çalışmalarını yürütmektedir.

 

TBMM MİLLİ SARAYLAR KOLEKSİYONU NELERDİR?

AYDINLATMA ARAÇLARI
Kristal eserlerin yanı sıra, dönemin üslup ve süsleme özelliklerini bünyesinde barındıran avizeler, şamdan, lamba, aplik, paraçol, fener ve kandil gibi çok çeşitli aydınlatma araçları ile koleksiyon oldukça geniş bir dağılım göstermektedir.

AVİZE-1
Muayede Salonu’nun 36 metre yükseklikteki görkemli kubbesinden asılmış olan 4,5 tonluk, 464 aydınlatma mumlu avize, dönemin estetik ve teknolojik boyutlarını vurgulayan eşsiz bir sanat eseri olarak Dolmabahçe Sarayı’nın ve Milli Sarayların en değerli eserlerinden birisidir.

AVİZE-2
Aydınlatmada elektriğin enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlamasından önceki yıllarda Beylerbeyi sarayı için yapılmış bir avizedir. Yakıt olarak gaz kullanıldığı için “Gaz Periyodu Avizesi” olarak tanımlanan gruba girmektedir.

DEKORATİF ESERLER
Milli Saraylar Koleksiyonu incelendiğinde, dekoratif eserlerin büyük bir bölümünün Avrupa kökenli olduğu görülür. Porselen, cam, metal malzemelerden yapılan bu eserlerin çoğunluğunu porselenden yapılan vazolar oluşturmaktadır. Genellikle, renkli zemin üzerine altın yaldızın kullanıldığı olağanüstü teknik ve özenle üretilen bu vazoların birçoğu Fransız Sèvres ve Limoges porseleninden yapılmıştır.

HALI
Milli Saraylar Halı Koleksiyonu’nun önemli bir kısmını, dönemin üslup özelliklerini büyük oranda yansıtan Hereke halıları oluşturmaktadır.

Hereke Halısı
Yaklaşık 124 m2 yi bulan ölçüsü ile Dolmabahçe Sarayı’nın en büyük halısı olma özelliğini taşır.

Yün Hereke Halı

Milli Saraylar Koleksiyonu’nun en dikkat çekici eserleri arasında Yıldız Şale1 numaralı Tören Salonu’nda yer alan, ölçü ve tasarımı ile eşsiz Hereke halısının şeması saray ressamı Emil Meinz tarafından 1898 tarihinde yapılmıştır.

HAT SANATI VE YAZI TAKIMLARI

Dolmabahçe Sarayı Hat Sanatı ve Yazı Takımları Koleksiyonu kapsamında gruplandırılmış eserler; hat levhaları, yazı takımları, mühürler, arma, nişan ve madalyalar, haritalar ve masa zillerinden müteşekkildir. Dolmabahçe Sarayı Hat Koleksiyonu’nu oluşturan levhalardan en önemlileri, Saray’ı yaptırmış olan Sultan Abdülmecid (1839-1861) ketebeli olan hat eserleridir.

Levha
Siyah zemin üzerine zerendûd usûlü ile celî sülüs tarzında yazılmıştır. Levhanın üzerinde mihrap âyeti de denilen “Küllemâ dahale aleyhâ Zekeriyyâ el-mihrâb” ifâdesi okunmaktadır. 1282 hicri (1865–66) tarihli olan levha “Ketebehu Abdülmecîd bin Mahmûd Hân” imzalıdır. Kenarları nebâtî motiflerle süslenmiş varaklı bir çerçevesi vardır. 84 x 41 cm ebadındadır.

Yazı Takımı
Fransız yazı takımı bir çift kristal hokka, tampon, kalem sapları, kalemtıraş, zarf ve mektup açacakları ve mühür olmak üzere dokuz parçadan oluşan tam bir takımdır. Yaldızlı pirinç kısımları ampir üslubunda nebatî motiflerle süslenmiştir. Hokka kapaklarının üzerinde armalar mevcuttur. Deriden mamul mahfazasının içerisi kadife ve ipek kumaş ile kaplıdır.

ISITMA – ENDÜSTRİ VE MUTFAK ARAÇLARI
Bu grupta, geçmişin günlük yaşamına dair bilgi veren malzemeler sobadan, zirai ilaçlama aletine, telgraf cihazından projeksiyon makinesine, masaj aletinden dişçi ünitesine, yemek tenceresinden çamaşır makinesine geniş ve çok çeşitli ürünlerin bulunduğu koleksiyondur.

MOBİLYA
Mobilyalar, fonksiyonları ve hacimleri gereği, saray, köşk ve kasırların tefrişinde ana eser grubudur. Koleksiyonu genel olarak eklektik üslupta mobilyalar oluşturmaktadır. Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminin, Art Nouveau üslûbunun yaşandığı döneme denk gelmesi ve Saray’da da bu üslûbun oldukça fazla örneğinin bulunmasıdır.

SAAT KOLEKSİYONU
Saat koleksiyonu, 284 adet mekanik saatin yanı sıra barometre, termometre, hygrometre, galvanimetre gibi mekanik ölçüm araçlarını da içinde barındırmaktadır. Saray genelinde tefrişlerinde esas alınan, hemen her yaşam alanına en az bir saat koymak olmuştur. Şöyle ki, büyük salonlarda ya bir ayaklı saat ya da orta masada bir oturtma saat, dairelerde birer saat, perde araları ve büyük duvarlarda paralel birer saat ve barometre yerleştirilmiştir.

SOFRA TAKIMLARI
Milli Saraylar Koleksiyonu’nda zarafet ve kalitesiyle önemli bir yere sahip olan Porselen Sofra Takımları, porselen yemek takımları, çay ve kahve takımları, kupalar, sahanlar, aşurelikler gibi öğelerden oluşmaktadır

 

Milli Saraylara ve Kasırlara Bir Göz Atalım

DOLMABAHÇE SARAYI

Yapımı, çevre duvarlarıyla birlikte 1856 yılında bitirilen Dolmabahçe Sarayı 110.000 m2’yi aşan bir alan üstüne kurulmuş ve ana yapısı dışında on altı ayrı bölümden oluşmuştur.

Bunlar saray ahırlarından değirmenlere, eczanelerden mutfaklara, kuşluklara, camhane, dökümhane, tatlıhane gibi işliklere uzanan bir dizi içinde, çeşitli amaçlara ayrılmış yapılardır. Bu yapılar arasına Sultan II. Abdülhamid Döneminde (1876-1909) Saat Kulesi ve Veliahd Dairesi arka bahçesindeki Hareket Köşkleri eklenmiştir.

Dönemin önde gelen Osmanlı mimarları Karabet ve Nikogos Balyan tarafından yapılan sarayın ana yapısı; Mabeyn-i Hümâyûn (Selâmlık), Muayede Salonu (Tören Salonu) ve Harem-i Hümâyûn adlarını taşıyan üç bölümden oluşur.

Mabeyn-i Hümâyûn; devletin yönetim işleri, Harem-i Hümâyûn; Padişah ve ailesinin özel yaşamı, bu iki bölümün arasında yer alan Muayede Salonu ise; Padişah’ın devlet ileri gelenleriyle bayramlaşması ve bazı önemli devlet törenleri için ayrılmıştır.

Tüm yapı, bodrumla birlikte üç katlıdır. Biçimde, ayrıntılarda ve süslemelerde gözlenen belirgin batı etkilerine karşılık bu saray, bu etkilerin Osmanlı ustalarca yorumlanmış bir uygulamasıdır. Öte yandan, gerek kuruluş gerekse oda ve salon ilişkileri açısından geleneksel Türk evi plan tipinin çok büyük boyutlarda uygulandığı bir yapı bütünüdür. Beden duvarları taştan, iç duvarları tuğladan, döşemeleri ahşaptan yapılmıştır. Çağın teknolojisine açık olan saraya, 1910-12 yıllarındaysa elektrik ve kalorifer sistemi eklenmiştir. 45.000 m2’lik kullanılır döşeme alanı, 285 odası, 46 salonu, 6 hamamı ve 68 lavabosu vardır. Döşemelerin ince işçilikli parkelerinin üstünde, önce sarayın dokum evinde, sonra da Hereke’de dokunmuş 4.454 m2 halı serilidir. Girişte karşılaşılan Medhal Salon, üst kat ile bağlantıyı sağlayan Kristal Merdiven, elçilerin ağırlandığı Süfera Salonu ve padişahın huzuruna çıktıkları Kırmızı Oda; imparatorluğun tarihsel görkemini vurgulayacak biçimde süslenmiş ve döşenmiştir.

Üst katta yer alan Zülvecheyn Salonu; padişahın Mabeyn’de kendine özel olarak ayrılmış dairesine bir tür geçiş mekanı oluşturmaktadır. Bu özel dairede, padişah için mermerleri Mısır’dan getirilmiş görkemli bir hamam, çalışabileceği oda ve salonlar bulunmaktadır.

Harem ve Mabeyn bölümleri arasında yer alan Muayede Salonu; Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek ve en görkemli parçasıdır. 2.000 m2’yi aşan alanı, 56 sütunu, yüksekliği 36 m.yi bulan kubbesi ve bu kubbeye bağlı yaklaşık 4,5 tonluk İngiliz yapımı avizesiyle bu salon, sarayın diğer bölümlerinden belirgin bir biçimde ayrılmaktadır.

Dolmabahçe Sarayı’nın Batı etkileri altında, Avrupa saraylarından örnek alınarak yapılmış bir saray olmasına karşılık, işlevsel kuruluşu ve iç mekan yapısında “Harem”in eskisi kadar kesin çizgilerle olmasa da ayrı bir bölüm olarak kurulmasına özen gösterilmiştir. Ancak Topkapı Sarayı’nın tersine, Harem, artık saraydan ayrı tutulmuş bir yapı ya da yapılar topluluğu değildir; aynı çatı altında, aynı yapı bütünlüğü içinde yerleştirilmiş özel bir yaşama birimidir.Dolmabahçe Sarayı’nın yaklaşık üçte ikisini oluşturan Harem Bölümü’ne, Mabeyn ve Muayede Salonu’ndan geleneksel ayrımı vurgulayan demir ve ahşap kapılarla kesilmiş koridorlardan geçilmekte, bu bölümde Boğaziçi’nin yansımalarıyla aydınlanan salonlar, sofalar boyunca padişahların, padişah eşlerinin, çeşitli görevleri olan kadınların, şehzade ve sultanların yatak odaları, çalışma ve dinlenme odaları sıralanmaktadır.

Valide Sultan Dairesi, Mavi ve Pembe Salonlar, Abdülmecid, Abdülaziz ve Reşad tarafından kullanılan odalar, Cariyerler Bölümü, Kadınefendi odaları, Atatürk’ün çalışma ve yatak odası, sayısız değerli eşya, halı, levha, vazo, avize, tablo gibi sanat yapıtları Harem’in ilginç ve etkileyici parçalarını oluşturmaktadır.

Saray’ın değerli eşyalarının sergilendiği “Değerli Eşyalar Sergi Salonu”, Milli Saraylar Yıldız Porselenleri Koleksiyonu’ndan örneklerin yer aldığı “İç Hazine Sergi Binası”, genellikle Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’nun bölüm bölüm ve uzun süreli sergiler biçiminde izleyicilere sunulduğu “Sanat Galerisi”, bu galerinin alt katında sarayın çeşitli objeleri ve mimari süslemelerinden alınmış kuş motiflerinin fotoğraflarından oluşan sürekli serginin bulunduğu tarihsel koridor, Mabeyn Bölümü’ndeki Abdülmecid Efendi Kütüphanesi; Dolmabahçe Sarayı’nın başlıca sergileme birimlerini oluşturmaktadır.

Dolmabahçe Sarayı, müzik aletleri ve notaları bakımından tam bir Batılı saraydır. Saray’da bulunan 9 piyano, 2 harmonyum, 2 org, çello, kontrbas ve kemanlar dışında, nota arşivi de Batı müziği çalmaya ve öğrenmeye yönelik bir repertuardır.

Sarayın hemen girişinde bulunan eski Mefruşat Dairesi’nde Kültür-Tanıtım Merkezi yer almakta ve Milli Saraylar’ın çeşitli yerlerinde sürdürülen bilimsel çalışmalarla tanıtım etkinlikleri bu merkezden yönlendirilmektedir. Öte yandan, yine bu merkezde çoğunluğunu 19. yüzyıla yönelik yayınların oluşturduğu bir kitaplık kurularak araştırmacıların hizmetine sunulmuştur.

Saat Kulesi, Mefruşat Dairesi, Kuşluk, Harem ve Veliahd Dairesi bahçelerinde ziyaretçilere yönelik kafeterya hizmetleri veren bölümler ve hediyelik eşya satış reyonları oluşturulmuş, bu reyonlarda Kültür-Tanıtım Merkezi’nce hazırlanan ve milli sarayları tanıtıcı bilimsel nitelikte kitaplar, çeşitli kartpostallar ve Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’ndan seçilmiş ürünlerin tıpkı basımları satışa sunulmuştur. Öte yandan Muayede Salonu ve bahçeler ise ulusal/uluslararası resepsiyonlara ayrılmış, yeni düzenlemelerle saray, müze içinde müze birimlerine, sanat ve kültür etkinliklerine kavuşturulmuştur.

SARAY KOLEKSİYONLARI MÜZESİ
Dolmabahçe Sarayı depolarında kapalı olarak bulunan ve sarayın tefriş edilmiş mekânlarında ziyaretçinin görebilme olanağı olmayan objelerin, modern bir depoda toplanması ve korunması amacıyla, Dolmabahçe Sarayı’nın Beşiktaş yönünde bulunan Matbah-ı Âmire (Dolmabahçe Saray Mutfakları) binalarında 2006 yılında bir depo-müze oluşturulmasına karar verilmiştir.

Proje kapsamında, ilk etapta 20.000 civarında objenin bu mekâna aktarılmasıyla oluşturulan Depo-Müze, ziyaretçilere de açık hale getirilmiştir. Ancak yeterli düzeyde sergileme düzeneğinin olmaması nedeniyle, büyük oranda depolama ünitelerinde yer alan tüm koleksiyonlardan örneklerin sergilenebileceği, bünyesinde müze, sanat galerisi ve depoların yer alacağı “Saray Koleksiyonları Müzesi” projesi hayata geçirilmiştir.Saray Koleksiyonları Müzesi’nin ana teması, Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere, 19. yüzyıl Osmanlı saraylarında gündelik yaşamda kullanılmış olan ve Milli Saraylar envanteri içinde yer alan objeleri gün ışığına çıkarmak ve ziyarete açık hale getirmektir.Koleksiyon, yalnız Dolmabahçe Sarayı’nda kullanılmış eşyalardan değil, aynı zamanda Aynalıkavak, Küçüksu, Ihlamur, Maslak Kasırları ile Beylerbeyi ve Yıldız Sarayları’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun son 70 yıllık sürecine tanıklık etmiş eserlerden oluşmaktadır.

DOLMABAHÇE SAAT MÜZESİ

Dolmabahçe Sarayı Harem Bahçesi’nde bulunan eski İç Hazine binasında, 2004 yılında, Milli Saraylar Saat Koleksiyonu’na ait saatlerin sergilendiği bir müze açılmıştır.Türkiye’nin ilk ve tek saat müzesi olan Dolmabahçe Saat Müzesi, bünyesinde barındırdığı 18. ve 19. yüzyıl İngiliz otomatlarının, Fransız ustalarının yaptığı görkemli mekaniklerin yanında, 19. yüzyılda doruğa ulaşan Osmanlı Mevlevi saat ustalarının da muhteşem eserlerinin görülebileceği bir müze olmuştur.Müzede 71 adet saat sergilenmekte olup, bunların içinde ünlü İngiliz saat ustası George Prior’ın müzikli otomatları, Fransız altın kaplama konsol saatleri, otomat ve yarı otomat müzikli saatler, Ahmet Eflaki Dede’nin son yaptığı 9 numaralı saati, Mevlevi ustalar Mehmet Şükrü ve Mehmet Muhsin’in türbülon saatleri, es-Seyyid Süleyman Leziz’in muhteşem astronomik saati ve Osman Nuri’nin decimal saati gibi dünya mekanik saat koleksiyonları içinde önemli yere sahip yapıtlar yer almaktadır.

 

HALİFE ABDÜLMECİD EFENDİ KÜTÜPHANESİ

Halife Abdülmecid Efendi (1922-1924)

Sultan Abdülaziz ve Hayranıdil Kadınefendi’nin oğlu olarak Dolmabahçe Sarayı’nda doğmuştur.

Binicilik, avcılık, güreş ve eskrim sporları ile resim ve müzikle ilgilenmiş, sanatçı kişiliğini ressam olarak olgunlaştırmıştır.

Halife Abdülmecid Efendi Kütüphanesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun son veliahdı ve son halifesi Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe Sarayı Hünkâr Dairesi’nin sofasında bulunan kişisel koleksiyonu, bünyesinde barındırdığı 11.714 adet eser ile önemli bir nadir eser kütüphanesidir.

Genel konulu bir koleksiyona sahip olan Kütüphane’de, tarih, coğrafya, sanat tarihi, mimarlık, edebiyat, din, eğitim, spor, politika, askerlik ve müzik gibi akla gelebilecek her konuda kitap, süreli yayın ve müracaat eseri bulunmaktadır.Ayrıca, Abdülmecid Efendi ve ailesine ait fotoğraflar ile çeşitli albümler, döneme ait haritalar ve kartpostallar da Kütüphane’nin önemli eserleri arasında yer almaktadır.Fotoğraf ve albümler gerek geçmiş imparatorların güç ve görkemini yansıtması bakımından etkileyici, eski manzaraların keyfini yansıtması bakımından nostaljik, çeşitli kişi ve mekânların anlaşılmasına katkıları bakımından da tarihi belge özelliği taşımaktadır.Halife Abdülmecid Efendinin okumaya olan düşkünlüğü ve entelektüel kişiliği geniş bir kütüphane koleksiyonuna sahip olmasını sağlamıştır. Abdülmecid Efendi için kütüphanesi her zaman çok önemli olmuş, şehzadeliği döneminde yaşadığı Feriye Sarayı’nda çok sevdiği babası Sultan Abdülaziz’in öldüğü odayı kütüphane olarak kullanmıştır.1918 yılında Veliaht olduğu zaman, kütüphanesini Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin Selamlık bölümünün üst katına, deniz tarafındaki baştan ikinci odasına taşımıştır. Abdülmecid Efendi bütün önemli görüşmelerini bu kütüphanede yapmış, okumuş, yazmıştır.Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi devrin önemli olaylarını kütüphane odasında takip etmiş ve en son Büyük Millet Meclisi tarafından halife seçilmesi üzerine saltanat feragatnamesini ve hilafet beyannamesini bu odada imzalamıştır. 1922 yılında halife seçildikten sonra Dolmabahçe Sarayı’na yerleşince, kütüphanesini de Mabeyn bölümündeki Hünkâr Dairesi’nin sofasına naklettirmiştir. Halifeliği döneminde de çalışmalarını ve önemli görüşmelerini kütüphanede gerçekleştirmiştir. 3 Mart 1924 akşamı halifeliğin kaldırıldığı ve ailesiyle birlikte yurt dışına çıkması gerektiği haberi de kendisine yine kütüphanede bildirilmiştir. Kütüphanede ki kitapların bir kısmı yazarları tarafından imzalanarak Abdülmecid Efendi’ye hediye edilmiştir. Ancak Kütüphane koleksiyonunun büyük çoğunluğunu Abdülmecid Efendi’nin yurt içi ve yurt dışındaki yayınevlerinden satın aldığı eserler oluşturmuştur. Kütüphane kataloğunda Fransız Edebiyatı konu başlığında bulunan 204 adet eserin içinde Victor Hugo, Anatole France, Emile Zola gibi ünlü yazarların cilt cilt kitapları bulunmaktadır.

Alman Edebiyatı konu başlığında ise 99 adet eserin içinde de Goethe, Henrik İbsen, Schiller gibi ünlü edebiyatçıların kitapları yer almaktadır. Abdülmecid Efendi bu kitapları sadece bir koleksiyoner mantığıyla biriktirmemiş, bizzat okumuş ve incelemiştir. Kütüphanede bulunan pek çok kitap; altları çizili cümleler, sayfa kenarlarına alınmış notlar, çeşitli yerlerinde yazılı tarihler ve atılan imzalarla okunmuşluğun izlerini taşımaktadır. Kütüphane’deki kitaplar, çoğunluğu Osmanlıca olmak üzere Fransızca, Almanca, Arapça ile Farsça dillerinde ve genellikle 1840-1920 yılları arasında tarihlenmektedir. Bununla beraber, H. 1039 tarihli Kur’an-ı Kerim, H. 996 tarihli manzum Siyer-i Nebi gibi yazma eserler de Kütüphane koleksiyonu içinde yer almaktadır. Kütüphane’de bulunan eserlere cilt malzemesi olarak deri, kumaş (atlas, kadife gibi), ahşap ve mermer kullanılmıştır. Ciltlerde genel olarak 18. ve 19. yüzyıllara ait süslemeler görülmektedir. Cildin bir yüzünde yaldızlı Osmanlı Arması ve tuğra, diğer yüzünde ay-yıldız formu bulunan ve “Yıldız Cildi” tabir edilen örneklere de sıkça rastlanmaktadır.

Abdülmecid Efendi’nin resim ve müziğe olan yakın ilgisi kütüphane koleksiyonuna da yansımıştır. Müzikle ilgili koleksiyonun hemen hemen tamamı Schuman, Haydn, Mozart, Beethoven gibi klasik batı müziğinin önemli bestekârlarının eserlerinden oluşmaktadır.

1 Temmuz 1927’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’na gelişiyle birlikte yeni bir dönem başlamıştır.Abdülmecid Efendi Kütüphanesi Atatürk’ten ve Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda bulunduğu dönemden izler taşımaktadır. Kütüphanede “Ziraat-ı Fenni” “Türkiye Salnamesi” “Rubaiyat-ı Hayyam’dan Manzum Tercümeler” isimli Atatürk’e ithaf edilmiş kitapların yanı sıra, Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarına ait albüm ve fotoğraflar da bulunmaktadır. Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı’nda bulunduğu dönemde Abdülmecid Efendi Kütüphanesi’nden faydalandığını, özellikle Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi, Asya Tarihi, Rus Tarihi, Coğrafya ve seyahatnamelerle ilgili olan kitaplardan bazılarını Ankara’ya götürerek okuduktan sonra iade ettiğini arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz. Devam eden envanter çalışmaları, araştırma aşamasında olan sayısallaştırma ve konservasyon çalışmaları sebebiyle şimdilik sadece kurum personeline açık olan Abdülmecid Efendi Kütüphanesi, yerli ve yabancı kitap, süreli yayın ve görsel malzemenin dönemin tarihini çok yönlü ve açık bir biçimde yansıtması özelliği ile son dönem tarih ve saray araştırmaları için önemli bir bilgi ve belge merkezi niteliği taşımaktadır.

YILDIZ SARAYI-ŞALE

Köşk yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe içinde ve farklı tarihlerde birbirine bitişik olarak yapılan üç yapıdan oluşmaktadır.

Köşk, bodrumuyla birlikte üç katlı yapılmıştır. Osmanlı konut geleneğinin, yapıları Harem ve Selamlık olarak düzenleyen bölümlemesi bu yapıda görülmemektedir. Yapının en dikkat çekici mekânı, zemini duvardan duvara yaklaşık 406 m2lik tek parça Hereke halısıyla kaplı, tavanı altın yaldızlı panolarla süslenmiş, görkemli Tören Salonu’dur. Bu salonda, Sultan II. Abdülhamid döneminde muayede törenlerinin de yapıldığı bilinmektedir.

TÖREN SALONU

Çırağan Sarayı’ndan getirilmiş sedef kakmalı kapılarından ötürü “Sedefli Salon” olarak da bilinen yemek salonunun mobilyaları, Sultan II. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı bünyesindeki Tamirhâne-i Hümâyûn’da yapılmıştır.

SEDEFLİ SALON

Osmanlı beğenisini yansıtan yemek salonu dışında, köşkün tefrişinde Avrupa beğenisi egemendir. Şale’nin dekorasyonunda dikkat çeken unsurlardan biri de, büyük boyutlu İsveç yapımı Rörstrand çini sobalarıdır.

BEYKOZ KASRI

Cumhuriyet öncesinde I. Dünya Savaşı sırasında kimsesizlerin barındığı bir darüleytam olarak hizmet veren Beykoz Kasrı, 1936 yılında Savunma Bakanlığı’na devredilmiştir.1953 yılında Sağlık Bakanlığı’na devredildikten sonra kasır hastane olarak düzenlenmiştir.

1963’te Beykoz Prevantoryumu’na dönüştürülen Beykoz Kasrı, daha sonra Beykoz Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmıştır.Beykoz Kasrı’nın Milli Saraylar İdaresi’ne devri ancak 1997 yılında gerçekleşebilmiştir. Ancak yapı bütün mimari özelliklerini yitirmiş ve içerisinde orijinal hiçbir eşya kalmamıştır. 1999 yılında teslim alınan yapıda restore çalışmaları ancak 2006 yılında başlamıştır.

Beykoz Kasrı Millî Saraylar Daire Başkanlığı tarafından yüksek mimar İ. Umut Kukaracı’nın şantiye sorumluluğunda, tecrübeli sanatkârlarla, kapsamlı bir restorasyon çalışmasına alınmış ve 2011’de bu çalışma tamamlanmıştır. Kasır 11.04.2017 Beykoz Kasrı müze olarak ziyarete açılmıştır.Beykoz Kasrı genel olarak ağır altın varaklı mobilya takımları, Hereke kumaşlarından döşemelik ve perdeleri, Baccarat vazoları, büyük kristal avize ve şamdanlarıyla döşenmiş bir kasır olduğu görülmektedir.

AYNALIKAVAK KASRI MUSİKİ MÜZESİ

Aynalıkavak Kasrı’nın adı nereden gelir?
Osmanlı’da düz ve parçalı pencere camı üretilememekteydi o dönemde Venedik doçu sultana kristal Venedik aynaları hediye etmişti. Sultan da bu aynaların bir kasır yapımında kullanılmasını emretmiş ve bu emri verirken kavak boylu aynalara yakışan bir kasır istediğini bildirir ve böylece kasra Aynalıkavak adı verilir.

Yapısı

Geniş bir yere inşa edilen Aynalıkavak kasrının çeşitli yapılardan meydana geldiği, içinde hamamın bulunduğu ve etrafını bir duvarın çevirdiği bilinmektedir.

TARİHİ
Aynalıkavak Kasrı, Haliç kıyılarında yaklaşık üç yüzyıl boyunca varlığını sürdüren ve Osmanlı döneminde “Aynalıkavak Sarayı” ya da “Tersane Sarayı” olarak bilinen yapılar grubundan günümüze ulaşabilen tek örnektir. Aynalıkavak Kasrı III. Selim, II. Mahmud ve II. Abdülhamid zamanlarında tersaneye yapılan eklemeler sırasında denizden koparak içeride kalmıştır. Aynalıkavak Kasrı, Osmanlı klasik mimarlığının son ve ilginç yapılarından biri olup aynı zamanda Sultan III. Selim’in bestelerini yaptığı saray olarak bilinmektedir. Bazı önemli siyasi olaylara da tanıklık etmiştir. 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasının bazı hükümlerinin açıklığa kavuşturulması için bu sarayda Aynalıkavak tenkihnamesi imzalanmıştır.Ağırlıklı olarak 19. yüzyıl saray, köşk ve kasırlarından oluşan Milli Saraylar yapıları arasında daha erken dönemlerden günümüze gelmiş tek yapı olan Aynalıkavak Kasrı geleneksel mimarîsi ve dekorasyon özellikleriyle son derece farklıdır.

Örneğin:
Dîvânhâne ve Beste Odası’nda pencere üstlerinden dolaşan bir frizde dönemin tanınmış şairleri Şeyh Gâlib ve Enderûnî Fâzıl’ın, kasrı ve III. Selim’i öven şiirleri Hattat Mehmed Esad El Yesârî tarafından ta’lîk hat ile yazılmıştır.

AYNALIKAVAK MUSİKİ MÜZESİ

Sultan Abdülhamid’in (1876-1909) torunlarından olan Merhume Gevheri Osmanoğlu ve varisleri, 1984 senesinde saz, nota ve taş plaktan oluşan koleksiyonlarını sergilenmek üzere Aynalıkavak Kasrı’na bağışlamışlardır. Bunun üzerine, Aynalıkavak Kasrı’nın Sultan III. Selim’in (1789-1807) yaşayıp besteler yaptığı bir mekan olması sebebiyle, bir Türk Musikîsi merkezi oluşmasında önemli bir yere sahiptir.Gevheri Sultan’ın sazlarından sonra diğer bazı koleksiyoner ve sâzendeler de muhtelif enstrüman bağışlarında bulunmuşlardır. Bütün bunlardan başka İstanbul Büyükşehir Belediyesi Koleksiyonu’na ait sazlar da Aynalıkavak Kasrı Koleksiyonu’na katılınca ileride daha da genişleyip derinleşmesi planlanan Aynalıkavak Kasrı’nın genel yapısını oluşturmuştur.III. Selim’in kullandığı oda ile kasrın alt katında açılan ve Türk musikisine ait eserlerin sergilendiği kısım ön plana çıkarılmıştır. Alt kattaki bu kısım, Sultan Abdülaziz’in torunu Gevheri Osmanoğlu’nun bağışladığı 72 adet saz bulunmaktadır. Bunun dışında musiki müzesinde 200 üzerinde taş plak, çok sayıda nota ve matbuat bulunmaktadır.

KÜÇÜKSU KASRI

15×27 metrelik bir alan üzerine oturan kasır, bodrum üzerine üç katlıdır ve yığma tekniğiyle olarak yapılmıştır.

Küçüksu Kasrı, Dolmabahçe ya da Beylerbeyi sarayları gibi sürekli yaşanmaya yönelik bir amaç taşımadığından dolayı yatak odası gibi mekanlara gereksinim duyulmamış, bugün görülen yatak odalarıysa Cumhuriyet Dönemi’nde devlet ileri gelenlerinin kullanması için düzenlenmiştir. Bodrumuyla birlikte üç katlı olan kasrın bodrum katı; kiler, mutfak ve hizmetkârlara ayrılmış, diğer katlarsa bir orta mekâna açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir.

Yapının ikinci katına, iki yarım daire kolla başlayıp bir ara sahanlıktan sonra düz biçimde yukarıya görkemli bir merdivenle ulaşılmaktadır. Dönemin yoğun süslemeli üslubu, bu merdivende de gözlenmektedir. Özellikle merdiven parmaklıkları, bu üslubun belirgin bir örneğini oluşturmaktadır.

Devlete ait diğer saray yapılarının tersine yüksek duvarlarla değil, dört yönde kapısı olan ve döküm tekniğiyle yapılmış zarif demir parmaklıklarla çevrilidir.

Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde cephe süslemeleri elden geçirilerek zenginleştirilmiştir.

Kabartmalarla süslü ve hareketli deniz cephesinde, bu cepheye yaslanmış şadırvanlı küçük havuzunda ve merdivenlerinde Batılı süsleme motifleri kullanılmıştır.

Oda ve salonlar değerli sanat eserleriyle döşenmiş, Avrupa’dan sipariş edilen mobilyalara yer verilmiştir.Alçı kabartma ve kalemişi süslemeli tavanları, bir şömine müzesini andıran birbirinden farklı renk ve biçimde İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada ayrı süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, halı ve tablolarıyla zengin bir sanat müzesi niteliğindeki Küçüksu Kasrı’nın, Cumhuriyet döneminde bir süre devlet konukevi olarak kullanılmış olduğu bilinmektedir. 1992 yılında başlatılan kapsamlı bir restorasyon projesiyle Küçüksu Kasrı’nın denize kayması engellenerek, 1996 yılında yeniden müze-saray olarak ziyarete açılmıştır.

Kasrın hemen yanı başındaki iskele, çeşme meydanı ve özgün bahçenin geçmişte olduğu gibi halkın eğlenip dinlenebildiği bir mesire kimliğine kavuşturulması amacıyla çeşme civarında ziyaretçilere kafeterya hizmetleri verilmekte, genişletilen rıhtım ulusal ya da uluslararası nitelikteki resepsiyonlara tahsis edilebilmektedir. 1970’li yıllara kadar devlet yöneticilerin zaman zaman kullandıkları Küçüksu Kasrı, bu yıllarda bakıma alınmış, 1983 yılındaysa müze haline getirilmiş ve ziyarete açılmıştır.

KÜÇÜKSU KASRI’NDA BULUNAN HALILAR

Küçüksu Kasrı’nda madalyonlu 3 yün halı, 2 ipek seccade ve 1 yün seccade, birim kompozisyonlu 2 yün halı ile mihraplı 1 yün ve 1 ipek seccade toplam 9 halı bulunur.

MASLAK KASRI

Levent ve Ayazağa semtlerini birbirine bağlayan Maslak Kasırları’nın yer aldığı çevrede ilk yapılaşmaların, Sultan II. Mahmud (1808-1839) döneminde başladığı, bölgenin sultanlara ait bir av ve dinlenme yeri olarak kullanıldığı bilinmektedir. 170 dönümlük orman arazisinin ortasında yeşilin tüm tonlarını barındıran bir koruluğun içinde yer alan Maslak Kasırları’ndan günümüze; Kasrı Hümâyûn, Mâbeyn-i Hümâyûn ve Limonluk, Çadır Köşk ve Paşa Dairesi gelebilmiştir.

Çadır Köşk

Boğaziçi’nin Karadeniz’e açıldığı noktayı çok iyi görebilen bir konumda, çevrelerindeki yeşil örtüyle bütünleşen bu yapılar, 19. yüzyıl sonları ahşap Osmanlı konut mimarlığı ve süslemeciliğinin seçkin örneklerini oluşturmaktadır. Günümüzde Kasr-ı Hümâyûn, eldeki belge, anı ve eski fotoğrafların ışığında onarılarak bir müze-saray olarak geziye açılmış durumdadır.

Kasr-ı Hümayun

Mâbeyn-i Hümâyûn ve ona bağlantılı Limonluk ile Çadır Köşk ve bahçesi de aynı biçimde ele alınarak onarılmış ve ziyaretçilerin oturup dinlenebilecekleri birer kafeterya kimliğine kavuşturulmuşlardır.

FLORYA ATATÜRK DENİZ KÖŞKÜ

Atatürk döneminde inşa edilen Florya Atatürk Deniz Köşkü, İstanbul Belediyesi tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde Atatürk’e armağan edilmiştir.

KÖŞKÜN TARİHÇESİ
Atatürk için İstanbul Belediyesi tarafından 1935 yılında açılan proje yarışmasını kazanan mimar Seyfi Arkan’a yaptırılan köşk, yazlık bir konut olarak deniz tabanına çakılan sütunlar üzerine yapılmış ve karaya bir köprüyle bağlanmıştır.

YALOVA ATATÜRK KÖŞKÜ (YÜRÜYEN KÖŞK)

Yalova’daki ‘Yürüyen Köşk’ün inanılmaz öyküsü:
Atatürk 19 Ağustos 1929 günü yatıya Yalova’ya gelir. Amacı kenti kasıp kavuran amansız sıtma hastalığını yerinde görmektir. Yalova ve Termalde gereken incelemeleri yaptıktan sonra yatıyla İstanbul’a dönmek üzere yola çıkar. Yalova açıklarından seyrederken gözü bir ulu çınara takılır ve hemen karaya çıkar.

Gölgesinde bir süre dinlendiği bu ulu çınardan çok etkilenir ve kendisine burada bir ev yapılmasını emreder. Yalova sahilinde, bugün keza Atatürk tarafından kurulan Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma içinde dörtgen planlı, iki katlı ve ahşap bir mütevazi Köşk yapılır. İnşaat 12 Eylül 1929 tarihinde (22 günde) tamamlanır.

Atatürk bir gün (1930 yılında) sahildeki Köşküne tekrar geldiğinde, bahçıvanı ağacın bir dalını keserken görmüştür.
Bunu neden yaptığını sorduğunda bahçıvan “Paşam, bu dallar çatıya zarar vermektedir” cevabını alınca tarihe geçen şu emri vermiştir:
“O dal kalacak Köşk gidecek!” Bunun ne anlama geldiğini bahçıvan daha sonra anlayacaktır.

Gazi’nin emriyle İstanbul’dan getirilen bir teknik ekip 8.8.1930 tarihinde (üç gün içinde) bu binayı raylar üzerinde 4 metre 80 santim doğuya kaydırır! Köşk’ün yaklaşık 5 Metre kaydırılma çalışmalarına, yanında kız kardeşi Makbule Atadan, Vali Vekili Muhittin Üstündağ ve gazeteciler olduğu halde bizzat ziyaret etmiştir.

Gerçek adı Millet Köşkü olan binaya halk “Yürüyen Köşk” adını verir. Şu an bu yapı bir doğa ve çevre sembolüdür ve Yalova’nın markasıdır.

Günümüzde müze olarak kullanılan Köşk, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk halkına bağışlanmıştır.

IHLAMUR KASRI

Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) Osmanlı tahtına geçmesiyle birlikte, Ihlamur Mesiresi’nin bulunduğu alanda Ihlamur Kasırları’nın yapımına başlanmıştır.

Yer yer yüksek çevre duvarları ve bazı kısımlarda da döküm parmaklıkların sınırladığı 24.724 m²lik ağaçlıklı bir alan içinde yer alan iki yapı; yapıldıkları 1849-1855 yıllarından bu yana kimi zaman “Nüzhetiye” kimi zaman da “Ihlamur Kasırları” adıyla anılmıştır.

“Ihlamur” ismini bulunduğu bölgenin Ihlamur ve Teşvikiye arasında olmasından almıştır.

1848 yılında Sultan Abdülmecid tarafından inşa edilen yapı birkaç kez hasar görmüş ve yenilenmiştir.

Sultan II. Abdulhamit döneminde iyice ihmal edilen Ihlamur Kasrı, Medmed Reşad döneminde eski önemini kazanmasının yanı sıra sanatsal ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmasıyla ayrıca önem kazanmıştır.Sultan Abdulmecid döneminde güreşlere ev sahipliği yapan kasr, gülleriyle de ünlüydü.

IHLAMUR KASRI’NIN BÖLÜMLERİ
•MAİYET KÖŞKÜ
•MERASİM KÖŞKÜ

MAİYET KÖŞKÜ

Sultan’ın haremi olarak dizayn edilmiştir. Merasim köşkü’ne oranla daha az süslü bir yapı olmasının yanı sıra, bir orta sofaya açılan köşe odalarından oluşan mekân düzenlemesiyle daha geleneksel bir şema sergiler.Maiyet Köşkü’nün odalarında duvarlar farklı renklerde ve mermer görünümü veren şutuk işçiliği ile kaplanmıştır.

MERASİM KÖŞKÜ

Törenlerin ve etkinliklerin yapılacağı alan olarak tasarlanıp kullanılmıştır.Ana yapı olan Merasim Köşkü; ön cephesinde, dönemin beğenisini yansıtan Barok çizgiler taşıyan merdiveni, ilginç ve hareketli kabartmalarıyla çarpıcı bir mimarlığa sahiptir.Giriş Salonu ile her iki yanında yer alan birer odadan oluşan kasrın iç süslemelerinde; Osmanlı sanatında 19. yüzyılda tercih edilen Batılı dekorasyon anlayışına uygun bir süsleme programı uygulanmıştır.Avrupa’nın çeşitli üsluplarındaki mobilyalar ve döşeme öğeleriyle belirli bir bütünlük sağlanmıştır. Sultan Abdülmecid’in genç yaşta ölümünden sonra, Sultan Abdülaziz de (1861-1876) ağabeyinin sevdiği bu yapılara ve çevreye ilgi göstermiş, meraklı olduğu horoz ve koç dövüşleriyle güreşlerin bazılarını bu bahçede yaptırmıştır. Sultan Mehmed Reşad’ın da (1909-1918) zaman zaman kullandığı yapıda, İstanbul’u ziyaret eden Bulgar ve Sırp krallar ağırlanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1966 yılında TBMM Milli Saraylar bünyesine katılan Ihlamur Kasırları’nın Merasim Köşkü bir müze-saray olarak ziyarete açık tutulmakta, Maiyet Köşkü ve bahçenin bir bölümünde kafeterya hizmetleri yapılmaktadır.

KASRI KAFETERYA

Öte yandan yine bahçede, yakın bir geçmişe dek lojman olarak kullanılan Cumhuriyet dönemi yapısı da, müze-sanat ilişkisini kuran yeni işleviyle özellikle çocukların, güzel sanatlardaki becerilerini geliştiren resim, heykel ve tiyatro çalışmalarını sürdürdükleri mekanlar olarak faaliyet göstermektedir.

BEYLERBEYİ SARAYI

Beylerbeyi Sarayı, Osmanlı padişahlarının sayfiye mekânı ve yabancı devlet başkan ya da hükümdarlarının ağırlanacağı bir devlet konukevi olarak düşünülmüş ve devrin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) isteği üzerine inşa edilmiştir. Saray’ın yaklaşık 500 bin Osmanlı lirasına mal olduğu tespit edilmektedir. Yapılar topluluğunun ana yapısı olan Beylerbeyi Sarayı, yüksek bir bodrum üzerine iki katlı ve kargir bir yapıdır. Yaklaşık 2.500 metrekarelik bir alan üzerine inşa edilen yapı dikdörtgen bir zemin alanı üzerine oturmaktadır. Saray’ın güney kesimi Mabeyn-i Hümâyûn, kuzey kesimi ise Valide Sultan Dairesi olarak düzenlenmiştir. Her iki katta toplam 6 salon, 24 oda,1 hamam ve 1 banyo bulunmaktadır. Batı ve Doğu üsluplarının karıştırılması ile inşa edilen Beylerbeyi Sarayı, Harem ve Mabeyn bölümleri ile Türk evi plan özelliğini taşımaktadır.

Beylerbeyi Sarayı’ndaki şema, üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler; Mabeyn-i Hümâyûn, Yatak Dairesi (Hünkâr Dairesi) ve Valide Sultan Dairesi’dir. Valide Sultan Dairesi’nden hemen sonra gelen ve denize paralel olarak inşa edilen kadınefendiler ve ikballere ait esas Harem bölümü ise, ana yapıdan ayrı olarak inşa edilmiştir; bu yapı günümüze ulaşamamıştır.Mabeyn-i Hümâyûn’un giriş cephesi, Neo-barok vurgunun daha belirgin olduğu bir düzenleme göstermektedir. Saray’ın kitle ve cepheleri gibi iç mekân düzenlemeleri de seçmeci bir anlayışla şekillendirilmiştir.

TARİHTE BEYLERBEYİ SARAYI
Saray, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in saltanat yıllarında yabancı devlet hükümdar ya da başkanlarının resmî ziyaretlerinde kendilerine tahsis edilmeye başlanmasıyla beraber, devlet konukevi işlevi kazanmıştır.

Beylerbeyi Sarayı, özellikle yabancı devlet protokolü tarafından gezilen bir müze işlevi de görmüştür. Bu dönemde Beylerbeyi Sarayı ile beraber Dolmabahçe Sarayı ve Topkapı Sarayı Hazine-i Hümâyûn da, Padişah’ın izni alınmak şartıyla ziyaret edilebilen saltanat müzeleri olarak kullanılmıştır.

Cumhuriyet Döneminde Beylerbeyi Sarayı

Beylerbeyi Sarayı’nda Cumhuriyet döneminde de yabancı devlet konukları ağırlanmıştır. Balkan Oyunları Festivali, 1936 yılında Beylerbeyi Sarayı’nda düzenlenmiştir.

EK YAPILAR VE SET BAHÇELER

Deniz Köşkleri
Deniz köşkleri biri Mabeyn diğeri Valide Sultan’a (Harem) ait olmak üzere, çift olarak yapılmıştır; köşkler birer bahçe kameriyesi görünümündedir.

Yeni sarayın en ilginç tasarım örneklerinden biri olan köşkler, belgelerde, Çadır Köşkleri, Nevresm (yeni tasarım, yeni model) Köşkleri gibi tasarımın özgünlüğüne işaret eden isimlerle tanımlanmıştır. Köşklerin sekizgen örtüsü çeşitli hayvan figürlerinden oluşan resimlerle bezelidir.

Set Bahçeleri
Beylerbeyi Sarayı, peyzaj içindeki konumu ile de önemli bir eserdir ve sahil saray kavramının seçkin örneklerinden biridir.

İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Üsküdar ilçesinde bulunan Beylerbeyi Sarayı, geniş bir bahçe içindedir. Beylerbeyi Sarayı bahçesi, saray çevresindeki mimarî düzeni içeren bahçesi; daha gerideki set bahçeleri ve setlerin arkasında uzanan koruluğu ile zengin bir koruluk görünümündedir.

Mermer (Serdâb) Köşk
Mermer Köşk, Sultan II. Mahmud (1808-1839) döneminden günümüze ulaşan köşklerdendir; Serdâb Köşk cephelerinin mermer kaplı olmasından dolayı bu ismi almıştır. Havuzun gerisinde, dördüncü sete gömülü vaziyette olduğu için Serdâb ismini almıştır.

Sarı Köşk
Beylerbeyi Sarayı’nın dördüncü set bahçesi üzerinde bulunan Sarı Köşk, bulunduğu alanla birlikte dikkate alındığında dinlenme amaçlı olarak kullanıldığı düşünülebilir. Saray arazisinin kuzeydoğusunda dördüncü set üzerindedir.

Has Ahır Köşkü
Mermer Köşk’ün biraz ilerisinde Saray bahçesinin son seddi üzerinde yer almaktadır. Osmanlı’da at kültürüne bakışı yansıtan özellikleri vardır. Giriş bölümünde tavanlarda at ve diğer hayvan figürleri mevcuttur. Ahır kısmı sağlı-sollu 20 bölümden oluşmaktadır. Avize ve diğer unsurlarda at başları ve gözleri temalı kabartmalar mevcuttur.

 

FOTOĞRAF GALERİSİ

Kaynak













Editör Seçimi